Washington, yapay zekayı Manhattan Projesi gibi ele aldığında

İş Dünyası
Manhattan Yapay Zeka Projesi’ni ve bunun 2026 yılında Avrupa, teknolojik egemenlik ve KOBİ stratejileri üzerindeki etkisini keşfedin. Bu analizi kaçırmayın

Yıllardır yapay zekayı bir sektör olarak ele aldık. Bugün, ABD’nin tutumuna bakıldığında, bunu stratejik bir altyapı olarak ele almak daha doğru olur. Mesele sadece teknolojik değil. Siyasi, endüstriyel ve giderek artan bir şekilde ulusal güvenlik meselesidir.

Manhattan Projesi ile yapılan karşılaştırma boşuna ortaya çıkmamıştır. Manhattan Projesi resmi olarak 1942’de başlatılmış ve 1942’den 1946’ya kadar Leslie Groves’un yönetiminde teorik araştırmayı, merkezi koordinasyonu ve endüstriyel kapasiteyi ölçülebilir operasyonel hedefleri olan bir programa dönüştürmüştür. Wikipedia’daki Manhattan Projesi maddesine göre, proje 1942 ile 1946 yılları arasında üç ana tesis, 100’den fazla yan tesis ve aynı anda yaklaşık 130.000 kişiyi kapsıyordu. Bu ölçek, kesin bir mantığı anlamaya yardımcı oluyor: Washington bir teknolojinin stratejik olduğuna karar verdiğinde, araştırmadan sanayileşmeye geçiş sürecini hızlandırıyor.

Bir İtalyan girişimci için bu, akademik bir tartışma değildir. Eğer ABD, yapay zekayı egemenliğin bir aracı olarak ele alırsa, tüm tedarik zinciri boyunca güç dengeleri değişir. Hâkim tedarikçiler değişir, teknolojik bağımlılıklar değişir; veriler, mevzuata uygunluk ve operasyonel süreklilikle ilgili riskler de değişir. Bu bağlamda, yapay zekanın güvenliğine ilişkin değerlendirmeler, sadece modelleri geliştirenler için değil, bunları benimseyen her işletme için de merkezi bir öneme sahip hale gelir.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Manhattan Projesi metaforu, siyasi bir dil olarak oldukça etkilidir. Ancak gerçekte neler olup bittiğini anlamak için anlatıyı operasyonel yapıdan ayırmak gerekir.

Dizin

  • Sonuç: Önümüzdeki aylarda nelere dikkat etmeli ve bugün nasıl hareket etmeli?
  • Giriş: Yapay zeka artık sadece bir teknoloji değil, ulusal güvenlik meselesidir

    Bir hükümet, yapay zekadan bahsederken Manhattan Projesi’nin dilini kullandığında, bu sadece retorik bir tercih olmaktan öte bir anlam taşır. Bu, yapay zekayı ulusal öncelikler, endüstriyel kapasite ve merkezi koordinasyon ilkeleriyle korunması gereken bir varlık olarak gördüğünü ifade etmektedir.

    Bu değişim önemlidir çünkü yapay zeka, son zamanlardaki diğer dijital teknolojilerin aksine, yazılım, donanım, enerji, veri, bilimsel araştırma ve güvenliği bir arada ele almaktadır. Bu, sıradan bir sektör değildir. Tüm değer zincirlerini yeniden şekillendirebilen genel amaçlı bir teknolojidir.

    Anahtar nokta: Washington yapay zekayı stratejik bir altyapı olarak ele alıyorsa, yapay zekayı tahmin, operasyonlar veya analitik amaçlarla kullananlar da dolaylı olarak bu jeopolitik alana girmiş olurlar.

    İtalyan şirketleri için asıl mesele ideolojik bir tavır almak değildir. Asıl mesele, hangi operasyonel ekosisteme girdiklerini anlamaktır. Dolayısıyla, “Manhattan Projesi” ve yapay zeka konusu, yalnızca Amerikan politikasını takip edenleri değil, aynı zamanda bugün teknoloji yığını, verilerin depolandığı yer ve tedarikçilere bağımlılık konularında karar vermesi gerekenleri de ilgilendirmektedir.

    Genesis Misyonu nedir? Anlatının ardındaki gerçekler

    Kamuoyundaki tartışmalarda, yapay zeka alanında ABD’nin büyük bir girişimi olarak “Genesis Mission” fikri gündemde. Bu anlatı, bunu bir ölçek atlaması olarak sunuyor. Sorun, somutlaşmış olanlarla, şimdilik henüz bir duyuru, siyasi yönelim veya stratejik hedef olarak sunulanlar arasında ayrım yapmaktır.

    Yapay zeka alanında küresel hakimiyet hedefleyen ABD girişimi Genesis Mission’ı gösteren infografik şema.

    Kesin olarak söylenebilecek şey

    Mevcut bilgilere dayanarak, Genesis Mission öncelikle bir sanayi politikası ve ulusal güvenlik önlemi olarak değerlendirilmelidir. Basit bir araştırma programı olarak değil. Stratejik önemi, yapay zekanın, ABD’nin tarihsel olarak kritik yetenekleri ele alırken kullandığı yaklaşımın bir parçası olarak konumlandırılmasından kaynaklanmaktadır.

    Bu yaklaşımı iyi bir şekilde tanımlayan bazı niteliksel unsurlar vardır:

    • Devletin merkezi rolü: Hükümet sadece düzenleme yapmakla kalmaz. Öncelikleri belirler, acil durumları ortaya koyar ve kritik altyapıları koordine etmeye çalışır.
    • Endüstriyel katılım: Yapay zeka, yalnızca akademik bir araştırma konusu olarak ele alınmamaktadır. Hesaplama, tedarik zinciri, enerji ve özel sektör aktörleriyle entegrasyon gerektiren bir ekosistem olarak ele alınmaktadır.
    • Geniş kapsamlı hedefler: Bu çerçeve, tek bir ürünü veya tek bir laboratuvarı kapsamaz. Bilim, rekabet gücü ve güvenliği kapsar.

    Bu yaklaşım, Manhattan Projesi örneğinde de anlatılan “görev odaklı” programların mantığını anımsatmaktadır: yeteneklerin bir araya getirilmesi, merkezi koordinasyon ve ölçülebilir hedefler; tıpkı Wikipedia’daki Manhattan Projesi maddesinde aktarıldığı gibi.

    Dil neden önemlidir?

    Stratejik nokta sadece neyin gerçekleştirileceği değildir. Asıl önemli olan, dilin neye izin verdiğidir. Eğer bir siyasi liderlik ulusal seferberlik metaforunu kullanırsa, aksi takdirde istisnai görünecek kararlar için zemin hazırlar: bütçe öncelikleri, altyapı alanlarında öncelikli uygulamalar, devlet ile sanayi arasında güçlendirilmiş işbirliği, tedarikçilere ve tedarik zincirlerine karşı daha seçici bir yaklaşım.

    Piyasanın davranışını değiştirmesi için her ayrıntının önceden belirlenmiş olması gerekmez. Çoğu zaman siyasi bir sinyal yeterlidir.

    Bu nedenle Genesis Mission, soğukkanlılıkla analiz edilmelidir. Bir kuruluş efsanesi olarak değil, ABD’nin yapay zekayı sistemik bir rekabetin parçası olarak gördüğünün bir göstergesi olarak. Avrupalı bir okuyucu için bunun anlamı, “yeni bir Oppenheimer gelecek” değildir. Bunun anlamı şudur: Washington, teknolojik yetenekleri kalıcı bir jeopolitik avantaja dönüştürmek için hazırlık yapmaktadır.

    Manhattan Projesi ile paralellik: Neler işe yarıyor, neler yaramıyor?

    Manhattan Projesi metaforu, hızlı, merkezi ve son derece yüksek öncelikli bir seferberliği çağrıştırdığı için işe yarıyor. Ancak kelimesi kelimesine ele alındığında bu metafor yanlış bir izlenim yaratıyor. Yapay zeka alanındaki Manhattan Projesi’ni gerçekten anlamak için Oppenheimer’ın destansı hikâyesinden ziyade, orijinal programın maddi yapısına odaklanmak gerekiyor.

    Manhattan Projesi ile yapay zekayı temel benzerlikler ve farklılıklar açısından karşılaştıran bir infografik.

    Benzetmenin geçerli olduğu yer

    Manhattan Projesi, olağanüstü ölçekte bir programdı. 16 Temmuz 1945'te gerçekleştirilen Trinity denemesi, tarihteki ilk nükleer deneme olarak tarihe geçti ve atom çağını başlattı. Mevcut kaynaklar, bu projenin o dönemin parasıyla yaklaşık 2 milyar dolarlık bir maliyete sahip olduğunu ve ilk aşamada 500 milyon dolarlık bir finansman sağlandığını, fonların yarısından fazlasının ise Manhattan Projesi üzerine yapılan bu tarihsel analizde de belirtildiği üzere, fisil maddelerin ayrıştırılmasına ayrıldığını göstermektedir.

    Bu, yapay zekayı anlamak için ilk önemli noktadır. Büyük atılımlar sadece iyi bir bilimsel fikirden kaynaklanmaz. Üç faktör bir araya geldiğinde ortaya çıkarlar:

    1. Bilimsel keşif
    2. Üretim zinciri
    3. Stratejik hedef

    Bir de daha da ilginç olan ikinci bir unsur var. Orijinal projede, maliyetlerin %90’undan fazlası binalar ve fisil malzeme üretimine ayrılmıştı; faaliyetler 30’dan fazla tesise yayılmıştı ve Mimesis Scenari’nin de vurguladığı gibi, araştırma, tesisler ve organizasyonel uyumun birlikte geliştirildiği “paralel” bir strateji izlenmişti.

    Yapay zeka açısından bu benzetme oldukça aydınlatıcıdır. Darboğaz sadece algoritmada değildir. Altyapılar, veriler, enerji, endüstriyel süreçler ve tüm bunları hızlı bir şekilde koordine etme yeteneğidir.

    Benzetmenin yanıltıcı hale geldiği yer

    Yapay zeka bir bomba değildir. Tek bir operasyonel amacı olan tek bir araç da değildir. Yazılımlar, modeller, gömülü sistemler, bulut platformları, kurumsal araçlar ve güvenlik cihazlarına yayılan bir yetenekler ailesidir.

    Burada Manhattan metaforu keskinliğini kaybetmeye başlıyor.

    • Nükleer enerji gizli tutulabilirdi. Yapay zeka ise kamu araştırmaları, açık kaynak, küresel yetenekler ve hızlı bilgi aktarımının yer aldığı çok daha açık bir ekosistemde doğdu ve gelişti.
    • Hedef belliydi. Yapay zekada ise hedefler çok çeşitlidir ve genellikle sivil, bilimsel, ticari ve askeri hedefler birbiriyle iç içe geçmiştir.
    • Yönetişim hibrit bir yapıya sahiptir. Günümüzde operasyonel ağırlık merkezi, hiçbir devletin tam olarak kontrol edemediği hiper ölçekli şirketler, özel laboratuvarlar ve platformlardan da geçmektedir.

    Pratik kural: Doğru soru “Yeni Oppenheimer kim?” değildir. Doğru soru “Hesaplama gücünü, verileri, tedarik zincirini ve pazara erişimi kim kontrol ediyor?”dur.

    Günümüzde KOBİ’ler ve yapay zeka konularını okuyanlar için bunun somut bir sonucu vardır. Bu metaforu fazla kelime anlamıyla ele alırsak, yapay zekada ölçeği belirleyen asıl unsuru göz ardı etmiş oluruz: ölçeği belirleyen, tek başına bir deha değil, endüstriyel organizasyondur.

    Amerikan planındaki çelişkiler

    Büyük ulusal stratejiler hiçbir zaman doğrusal değildir. ABD’nin yapay zeka konusundaki stratejisi de iç gerilimler barındırmaktadır ve bir Avrupalı gözlemcinin bunları dikkatle incelemesi gerekir; zira bunlar stratejinin özünün bir parçasıdır, arka plandaki gürültü değildir.

    Küresel ağ bağlantılarının yer aldığı dijital bir dünya haritasını dalgın bir şekilde inceleyen olgun bir iş adamı.

    Büyük, ancak doğrusal olmayan bir strateji

    İlk çelişki oldukça basit. ABD, yapay zekayı stratejik bir öncelik olarak belirtiyor; ancak bu alandaki her türlü hızlanma, siyasi kısıtlamalar, bütçe müzakereleri, farklı endüstriyel çıkarlar ve kamuoyuna sunulan anlatıyla nadiren örtüşen uygulama süreleriyle başa çıkmak zorunda kalıyor.

    Bu durum, geniş ölçekli teknoloji politikalarında sıkça görülen bir olguyu ortaya çıkarır. Niyet beyanı tek parça gibi görünür. Oysa fiili uygulama parçalı bir yapı sergiler. Hızlı ilerleyen yapılar olduğu gibi, daha yavaş hareket edenler de vardır. Jeopolitik sinyal gibi son derece net bileşenler olduğu gibi, operasyonel yönetişim, uzun vadeli planlar veya önceliklerin gerçek kapsamı gibi belirsiz kalan unsurlar da mevcuttur.

    Bu belirsizlik şirketler için de önemlidir

    Bir İtalyan şirketi için bu belirsizlik, Washington’daki gözlemcilerin dikkatini çeken bir ayrıntı değildir. Bu, önümüzdeki aylarda ve yıllarda yapay zeka pazarının, salt ekonomik olmayan kararların etkisine maruz kalabileceği anlamına gelir. Bir hizmet sağlayıcı, ulusal bir önceliğe uygun olduğu için konumunu güçlendirebilir. Bir altyapı, güvenlik mantığına dahil edildiği için daha kritik hale gelebilir. Bugün “teknik” olan bir bağımlılık, yarın siyasi bir bağımlılığa da dönüşebilir.

    İşletmeler jeopolitikın dışında faaliyet göstermezler. Maliyet yapısında, hizmetlerin erişilebilirliğinde ve seçim imkânlarında jeopolitikın etkisini hissederler.

    Bu durum, bloklar arasındaki rekabete bakıldığında daha da belirgin hale geliyor. ABD, yapay zekayı giderek daha fazla bir egemenlik varlığı olarak ele alıyor. Çin ise kendine özgü yöntemlerle benzer bir tercih yapıyor. Bu iki kutup arasında kalan Avrupa ise, çok fazla düzenleme yapan, ancak kritik endüstriyel alanlar üzerinde daha az kontrol sahibi olan bir konumda kalma riskiyle karşı karşıya.

    Avrupa için sonuçlar: iki blok arasında sıkışmış durum

    Avrupa’nın sorunu, yalnızca teknolojik yarışta geride kalması değildir. Asıl sorun, bu yarışın sanayi, güvenlik ve dış politikayı bir araya getiren bloklar arasındaki bir rekabete dönüşüyor olmasıdır. Bu senaryoda Avrupa, genellikle öncelikle düzenleyici bir yaklaşımla sahneye çıkmaktadır.

    Avrupa’nın asıl sorunu sadece mevzuatla ilgili değildir

    AB Yapay Zeka Yasası, sınırları, sorumlulukları ve risk sınıflarını tanımladığı için önemlidir. Sanoma Italia’nın değindiği bağlamda, üretken yapay zeka, bilinçli kullanıldığında sınırlı risk kategorisine girer. Ancak bu, tek başına en somut soruyu yanıtlamaz: Avrupa, buna eşdeğer bir endüstriyel kapasite de oluşturuyor mu?

    İtalya'da durum hâlâ dengesizdir. Sanoma'nın aktardığı verilere göre, ISTAT'a göre işletmelerde ve kamu idaresinde yapay zekanın yaygınlaşması düzensiz bir seyir izliyor ve yetkinlik eksikliği, Sanoma'nın Prometeo'nun uzun vadeli etkileri üzerine yazdığı makalede özetlendiği gibi, başlıca engellerden biri. Bu da odak noktasını değiştiriyor: sorun sadece yapay zekanın kullanımını düzenlemek değil, onu gerçekten ölçeklendirebilecek kapasiteye sahip olanların kimler olduğunu anlamaktır.

    Pratikte, Avrupa iki yönlü bir asimetri riskiyle karşı karşıya:

    Konu: ABD veÇin, Avrupa, Stratejik Vizyon, Yapay Zeka (AI)bir güç aracı olarak, Yapay Zeka (AI) yönetilmesi vekoordine edilmesigereken bir alan olarak,Altyapı, Devlet ve sanayi arasındagüçlüentegrasyon,Dıştedarikçilere daha fazla bağımlılık,İçeride benimsenme,Ulusal ve endüstriyelitici güç, Düzensiz yaygınlaşma

    Bu, bir İtalyan şirketi için ne anlama geliyor?

    Bir KOBİ için bu, jeopolitik bir teori değildir. Üç operasyonel karar üzerinde doğrudan etkileri vardır.

    • Tedarikçinin seçimi: Bir yapay zeka hizmetini kullanmak, aynı zamanda bu hizmetin altyapı bağımlılığını da kabul etmek anlamına gelir.
    • Verinin bulunduğu yer: Her çözüm, verilerin, komut istemlerinin, çıktıların ve günlüklerin nereden geçtiği konusunda aynı düzeyde kontrol sunmaz.
    • Stratejik süreklilik: Bir teknoloji ortağı, önceliklerini, erişim koşullarını veya bağımlılık yığınını, müşteri şirketin uyum sağlayabileceğinden daha hızlı bir şekilde değiştirebilir.

    AI, devletler için stratejik bir altyapı haline gelirse, bir AI tedarikçisi seçmek artık sadece bir tedarik süreci değildir. Bu, risk yönetimidir.

    Bu bağlamda, ELECTE’de AI Act üzerine yürütülen tartışmayı da takip etmek faydalı olacaktır; zira birçok İtalyan şirketi için asıl zorluk, hızlı inovasyonu operasyonel kontrol ve Avrupa mevzuatına uygunlukla uzlaştırmaktır.

    KOBİ’ler için stratejik bir tercih olarak teknolojik egemenlik

    “Egemenlik” kelimesi, KOBİ’ler için uzak bir kavram gibi görünebilir. Oysa bu kelime, aslında çok pratik bir ihtiyacı ifade eder: satış, operasyonlar, tahmin, uyum ve raporlama için artık merkezi bir öneme sahip olan teknolojiler üzerinde kontrol marjlarını korumak.

    https://www.electe.net sitesinden alınan ekran görüntüsü

    Günümüzde seçim yapmak için beş pratik kriter

    AI veya analitik platformlarını değerlendiriyorsanız, egemenlik konusunu uygulamalı bir bakış açısıyla incelemenizi tavsiye ederim. İşte gerçekten önemli olan kriterler.

    1. Veriler nerede?
    2. Verilerin nerede işlendiğini, depolandığını ve yedeklendiğini sorun. Yalnızca ticari arayüzle yetinmeyin.
    3. Hizmet hangi altyapılara bağlıdır?
    4. Bir platform, Avrupa markasına sahip olsa da Avrupa dışındaki yazılım yığınlarına büyük ölçüde bağımlı olabilir. Aradaki fark çok önemlidir.
    5. Uyum ve denetlenebilirliği nasıl yönetir?
    6. Risk, finans veya yönetim raporlaması gibi işlevlerde, süreçlerin izlenebilirliği, çıktının kalitesi kadar önemlidir.
    7. Tedarikçinin değiştirilebilirliği ne kadar?
    8. Lock-in ne kadar yüksekse, stratejik risk de o kadar artar.
    9. Değerin hangi kısmı senin kontrolün altında kalıyor?
    10. Eğer temel karar alma süreçleriniz tamamen harici sistemlere bağlıysa, operasyonel yetkiyi şirketin dışına aktarıyorsunuz demektir.

    Birim fiyattan sistemik riske

    Birçok KOBİ, yapay zeka çözümlerini satın alırken demoları, kullanım kolaylığını ve başlangıç maliyetini göz önünde bulundurur. Bu anlaşılabilir bir durumdur, ancak günümüzde bu yaklaşım yetersiz kalmaktadır. Doğru soru sadece “Bu çözüm ihtiyacımı karşılıyor mu?” değildir. Tam soru şudur: “Jeopolitik durum kötüleşirse veya değişirse, bu çözüm operasyonel, yasal ve stratejik kısıtlamalarımla uyumlu kalacak mı?”

    İşte bu noktada, Manhattan Projesi ile yapay zeka arasındaki bağlantı artık o kadar da uzak bir ihtimal gibi görünmüyor. Eğer ABD ve Çin yapay zekayı ulusal bir altyapı olarak ele alıyorsa, her Avrupa şirketi en azından bu haritada kendi yerinin neresi olduğunu sorgulamalıdır.

    Yönetimsel karar: En iyi yapay zeka ortağı, sadece en fazla işlevi olan değildir. İnovasyonu yavaşlatmadan gereksiz riskleri azaltan ortağıdır.

    Bu nedenle teknolojik egemenlik, kendi kendine yetme değildir. Bilinçli bir şekilde seçim yapma, riski dağıtma ve kritik süreçler üzerindeki kontrolü elinde tutma yeteneğidir.

    Sonuç: Önümüzdeki aylarda nelere dikkat etmeli ve bugün nasıl hareket etmeli?

    En yararlı ders, Manhattan Projesi’nin bir tekrarını yaşadığımız değildir. Öyle değildir. Ders daha somuttur. Yapay zeka artık sadece teknoloji pazarının sınırlarını aşmış ve ulusal strateji alanına girmiştir.

    Bir İtalyan girişimci için önümüzdeki aylarda bazı işaretlere dikkat etmek faydalı olacaktır: ABD hükümeti ile sanayi arasındaki gerçek koordinasyon düzeyi, söylemlerin operasyonel kapasitelere nasıl dönüştürüldüğü, düzenleme ve yatırım arasında Avrupa’nın tutumundaki gelişmeler ve özellikle de bu dinamiklerin bulut, modeller, bilgi işlem kaynaklarına erişim ve veri yönetişimi üzerinde nasıl bir etki yarattığı.

    Günümüzde en mantıklı seçim, her şeyin tamamen netleşmesini beklemek değildir. Bu durum yakın zamanda gerçekleşmeyecektir. Mantıklı seçim, inovasyon, mevzuata uygunluk ve kritik bağımlılığın azaltılmasını bir arada barındıran bir yapay zeka stratejisi oluşturmaktır.

    Jeopolitikanın teknoloji yığınına girdiğimiz bir dünyada, doğru iş ortaklarını seçmek, doğru araçları seçmek kadar önemlidir.

    Avrupa bağlamıyla daha sağlam ve tutarlı bir yapay zeka stratejisi oluşturmak istiyorsanız, ELECTE’ye bir göz atın. ELECTE, Avrupa’daki şirketlerin ihtiyaçlarına uygun bir yaklaşımla kurumsal verileri net operasyonel kararlara dönüştürmek üzere tasarlanmış, yapay zeka destekli bir veri analitiği platformudur. Nasıl çalıştığını görebilir ve gereksiz karmaşıklıklar olmadan kendi teknoloji yığınınıza uygun olup olmadığını değerlendirebilirsiniz.